Kutlamadan Korkuya: Kadın ve Doğumun Tarihi

Aralık 15, 2009

Blogcu Anne‘nin notu: Aşağıdaki yazıyı HypnoBirthing: The Mongan Method adlı kitaptan çevirerek derledim:

Tablo: Mother and Baby, Fanny Diaz

Milattan önce 3000’li yıllarda kadınlar bebeklerini herhangi bir komplikasyon olmadıkça doğal ve sıkıntısız bir şekilde doğururdu.

Dünyanın birçok yerinde hayat doğa ve annelik üzerine odaklanmıştı. İnsanlar Tabiat Ana’ya, Dünya Ana’ya, Yaratıcı Ana’ya saygı duymaktaydı. Kadınlara “hayat verici” gözüyle bakılmaktaydı.

Cinsel ilişki ve gebe kalma arasındaki bağ henüz kurulmadığından kadınların kendi istekleriyle gebe kalıp çocuk doğurduklarına inanılmaktaydı. Yaratıcı güçleri olduğundan kadınlar tanrısal konuma eş görülmekteydiler.

Büyüten, yetiştiren kişiler olan kadınlar aynı zamanda ilaç (derman) geliştiren ve uygulayan kişiler olarak “şifa bulan” rolünü üstlenirlerdi. Erkekler ise yiyecek bulmak ve ev yapmakla yükümlüydü. Kadın ve erkeklerin rolleri farklı ama eşitti.

Erkeklerin tıpta ön plana çıktıkları zamanlarda bile doğuma olan yaklaşım değişmedi. Hipokrat ve Aristo kadınların doğum sırasındaki ihtiyaç ve duygularının karşılanması gerektiğine inanıyorlardı. Her ikisi de doğum sırasında kadını desteklemek üzere birinin kadının yanında olması gerektiğini savunuyordu.

İsa’nın doğumundan önceki son yüzyılda Soranus isimli bir düşünür Aristo ve Hipokrat’ın yazılarını bir araya topladı. Bunu yaparken, kadının ihtiyaç ve hislerini dinlemenin önemine değindi, ve kolay bir doğum için zihnin gücünün kullanılması gerektiğini savundu.

Ancak milattan sonraki ikinci yüzyılda özellikle de ebelere ve doğumda önemli rol oynayan kadınlara karşı bir küçümseme politikası başladı. Bunu yanlış yola sapmış olan ilk Hıristiyanların şifa dağıtan her kadını adeta soykırıma tabi tutması izledi.

Sonuç olarak doğumun doğallığı kavramı derinlere gömüldü.

“Her kadının, kadın olduğu için utanç duyması gerektiği” görüşünün yayıldığı bu zamanlarda çıkarılan kanunlar kadınların gebelik ve doğum sırasında izole edilmelerini gerektiriyordu. Doktorların “hak ettiklerini bulan hastalıklı insanlara” hizmet verebilmeleri için yasal izin almaları gerekiyordu. Ancak kadınlar baştan çıkarıcı olarak görüldükleri ve gebe kalmaları da şehevi günahlarının sonucu olduğu için bu “hak ettiğini bulan hastalıklı insan” kategorisinde kabul edilmiyorlardı. Tıbbi deneyimi olan insanlar doğumlara girmekten men edilmişlerdi. Ebelik yasaklanmış, doğum yapan kadın yalnızlığına ve korkularına terk edilmişti.

16. yüzyılın başlarında Soranus’un yazıları tekrar gün ışığına çıktı. Tıbbi filozofların teorilerine ve öğretilerine yer veren, doğum bilimi üzerine ilk kitap yazıldı.

Ebelik tekrardan uygulanmaya başlansa da “doğurtmak denilen iğrenç şeyi halletmesi gereken kadınlara” reva bir iş olarak görüldü. Martin Luther bu zamanda “Kadınlar yorulsa ya da ölse de fark etmez. Bırakın doğururken ölsünler. O işe yarıyorlar zaten” diye yazdı, ve doğuran kadına yardım eden kadınlara “Acı anneleri” anlamına gelen “Weh mutters” yakıştırmasını yaptı.

Rönesans ve “öğrenmenin tekrar doğuşu” ile birlikte doğuran kadına biraz daha iyi gözle bakılmaya başlansa da doğum sırasında kadınlara acıyı rahatlatacak herhangi bir uygulamada bulunulmasının Tanrı’yı kadının yakarışlarından mahrum edeceği inanışı hâkimdi.

18. yüzyılın ortalarında doktorlar artık doğumlara girebilseler de çoğu bunu yapmaya isteksizdi. Erkek doktorların doğuma katılması uygunsuzdu. Dolayısıyla da doğum yaptırmaya kalkışan doktorlar ya tıbbi olarak yetersiz ya da alkolik kişilerdi.

1800’lerin sonuna doğru Kraliçe Victoria’nın doğum sırasında (o zamana kadar doğum yapan kadına verilmesi yasak olan) kloroform verilmesini istemesi kadınlara doğumda anestezi uygulanmasının önünü açmış oldu. Ancak bu bir başka felaketi beraberinde getirdi: Doğum evden hastaneye taşındı. Bunun sebebi doğumun evde gerçekleşmesi zor bir olay olması değil, anestezi uygulamasının olayı evde gerçekleştirmek için fazla riskli hale getirmesiydi. Böylece doğum sırasında anestezi alacak olan kadınlar hastaneye gitmek zorunda kaldı. Babalar artık doğumun bir parçası değildi ve aileler doğumlarının kontrollerini kaybetmişlerdi.

Hastaneye vardıklarında ise doğum yapan anneleri başka bir kader bekliyordu. Doğumhaneler dehşet verici şekilde kirliydi. Hastaneye güvende olmak ve gerekli tedaviyi görmek üzere giden kadınlar “loğusalık ateşi” denilen enfeksiyondan ölmeye başladılar.

1913’te Carnegie Trust tarafından yapılan bir araştırma birçok kadın ve bebeğin hastanede doğum sırasında ölmesine rağmen, köyde ya da dağ başında, kuzular, tavuklar ve diğer hayvanlarla paylaştıkları evlerinde doğum yapan kadınlar arasında ölüm ya da ciddi bir komplikasyon yaşanmadığını ortaya koydu. Hastanedeki ölümler doğumun tehlikesinden değil, hastanedeki hijyen koşullarının yetersizliğinden ya da diğer hastalardan bulaşan hastalıklar yüzünden oluyordu.

Doğum koşullarındaki değişimi başlatan ise yine bir kadındı: Florence Nightingale. Nightingale ebelik okullarını yeniden kurdu ve doğumhanelerin hijyen ve temizlik açısından hastanelerin diğer bölümleriyle aynı standartlara kavuşmasında ısrarcı oldu. Finansal kaynak bulma konusundaki yeteneğini kullanarak doğumların yetersiz, alkolik doktorlar tarafından yönlendirilmesine son vererek kadınlara tekrardan iyi davranılmasını sağladı.

Ancak iş işten geçmişti. Anestezinin gündeme girmesiyle birlikte artık sorun anestezi uygulanırkenki gözetimin yetersiz olması değil, anestezinin gereğinden fazla uygulanmasıydı. Doğumda ilaç ve anestezinin kullanılması standart haline gelmişti – gerekse de gerekmese de. Bebeklerin aletlerle çekilip çıkarıldığı doğumlar kural olmuştu. Doğum yapan kadının acısını hafifletecek ve onunla ilgilenen tıbbi personelin işine gelecek uygulamalar günümüzde de olduğu gibi düzenli uygulanır hale gelmişti.

Günümüzde kadın-doğum sektöründeki birçok insan -tıpkı kadınların kendileri gibi- acının, doğumun önlenemez bir parçası olduğuna inanmaktadır. Doğum yapmakta olan bir kadının yapabileceği tek ve en iyi şeyin aksilikleri engellemek için kendini eğitmekten çok, kendini bu tecrübeyi yaşamak üzere tıbbi personelin eline teslim etmesi olduğu düşünülmektedir.

Doğumu başlatmak ya da hızlandırmak adına devreye sokulan suni sancı gibi uygulamalar yeterince tıbbi kanıt olmayan durumlarda bile rutin olarak uygulanmaktadır. Bu gibi ilaçlar doğuma “acı” kavramını ekleyip, bu acıyla başa çıkmak için daha fazla ve farklı ilaca gereksinim duyurmakta ve işi yokuşa sürmektedir. Sonuç olarak birçok aile doğum tecrübelerinden “neyin ters gitmiş olabileceğine” dair çeşitli düşünceler ve hayal kırıklıklarıyla dönmektedir. Akılda kalanlar ise saatlerce süren acılı sancılar, uygulanması gereken çeşitli ilaçlar, açılmayan rahimler, operasyon gerektiren doğumlar ve en çok da acizlik hissi olmaktadır.

Neden kadınlar böyle tecrübeler yaşıyorlar? Doğurmak için mükemmel olarak programlanmış olan kadın vücudu nasıl oluyor da daha doğum başlamadan devre dışı kalabiliyor? Neden birçok kadının bebeğinin bundan kırk sene önce hayretler uyandıracak kadar nadir uygulanan bir operasyonla alınması gerekiyor?

Cevabı tek kelimede bulunabilir: korku.

Reklamlar

9 Responses to “Kutlamadan Korkuya: Kadın ve Doğumun Tarihi”

  1. Vuslat Says:

    Çok harika bir yazı olmuş Elif. Eline sağlık, sen de mükemmel çevirmişsin (Sen bu işi profesyonel olarak yapıyorsun galiba?). Doğum olayı ve sonrasında bebek bakımına ilişkin trendler ne çabuk değişiyor!!!Yazıyı okuyunca hatırladığım bir bilgiyi paylaşmak istedim.Biz 5 kardeşiz (ben sonuncuyum). Bir tek ben doğumevinde doğmuşum.Annem önceki doğumlarını hep evde yapmış. O yıllarda (ablamların doğdukları 60lı yıllar) evde doğum yapmak, eve ebe getirttmek lüks sayılırmış fakat ben doğacağım zaman annem o zaman artık genç kız adayı olan ablamların gözü önünde doğum yapmaya açıkçası utanmış ve tabi bir de artık 70 li yıllara gelindiğinden zannedersem evde doğum yapmak adeti pek kalmamış.Son doğumunda doğumevine gitmiş olmaktan dolayı hala daha hiç hazzetmez.Doğumlarına ilişkin ayrıntıları çok paylaşmasa da evde doğum yapmanın çok büyük rahatlık olduğunu da söyler durur annem. Keşke, bugün bizlerin de kendi evlerimizde doğum yapma şansı olsa!!!

  2. Ulviya Says:

    Elif eline sağlık. Teşekkür ederim paylaştığın için. Kısaca her şey anlatılmış. Ne kadar üzücü bu noktaya gelmek. Aslında bu gidişat sadece doğum için değil, şu anda hayatımızda var olan bir çok şey için, hatta duygularımız için bile geçerli. Giderek doğallıktan uzaklaşıyoruz malesef. Bu yazının her kadının okumasını istiyorum.

  3. melek Says:

    Durumumuzu nasıl da güzel özetlemiş bu yazı. Malesef dar çatılar, açılmayan rahimler korkunun yanısıra etrafımızı korkuç bir şekilde sarmış kimyasalların eseri. Doğal yaşayamadığımızdan doğal doğum da yapamıyoruz 😦

  4. blogcuanne Says:

    Yorumlarınız için teşekkür ederim.

    VUSLAT – hayır, profesyonel olarak çeviri yapmıyorum (en azından şimdilik 😉 ) Ama ben de çok keyif aldım bu yazıyı çevirmekten, çok bilgilendirici olduğunu hissettim çünkü.

    Dediğin gibi zamanla ne kadar değişiyor “trendler”. Benim annem beni hastanede doğurmuş, doktorla. Üstelik de ters gelmişim (önce ayaklarım çıkmış!) Ama normal doğurmuş. O zamanlar evde ebeyle doğum daha yaygınmış, “Olur mu öyle şey, ben istemem” demiş. Şimdi dönüp baktığında “Nedense etkilenmişim, halbuki doğrusu ebeymiş” diyor.

    ULVİYA, MELEK – Dediğiniz gibi hayatımızın birçok alanında doğallıktan o kadar uzaklaştık ki, doğumun da doğallığını unuttuk. Umuyorum bu tür paylaşımların hatırlamaya bir katkısı olsun…

  5. cemile Says:

    elif cim ellerine sağlık yazını okudum mükemmel olmuş ben hep şöyle derim kadın olmanın anne olabilmenin asaletini biz kadınların elinden almasınlar anne olabilme hazzını rabbim herkeze tattırsın.bir damlanın annenin vucudunda ve onun ruhunun guzellikleriyle nasıl sekkillendiğini nasıl ete kemiğe burunduğunu tum hanımlar bu duyguyu tatmalı ve bu tatlı yolculuğun çıkış yani final i de okadar enteresan akıllara sığmayacak kadar mucizevi oluyor sanki her sey bebeğın doğması için birlik oluyor lütfen bu çabaya o zaman herkez katılsın payına düşeni yapsın doğana ve anneye saygı yaratıcıya hurmet olsun butun annelere ve anne adaylarına saygı ile

    • blogcuanne Says:

      Sevgili Cemile – Çok teşekkür ederim. Sana katılıyorum: doğumda gerçekten kadının vücudu da, bebek de müthiş bir ahenk ve birlik içinde çalışıyor. Gerçekten saygı duyulası bir olay doğum olayı…

  6. Nihal Says:

    Elinize sağlık, bu yazıyı okurken aklıma neden suni sancı denen ızdırabı çekmek zorunda bırakıldığım sorusu geldi. Her nekadar epidural nedeniyle doğuma kadar olan dönemi rahat atlatmış olsam da, hem aktif ıkınmaları engelleyerek doğum sürecimi uzatması, hem de doğumdan yaklaşık yarım saat sonra başlayan ve çok ender görülen, kuyruk sokumumdaki sancıyı bir saatten fazla çekmeme sebep olması nedeniyle epidural seçimimin de hata olduğunu düşünüyorum. En güzel olan, en doğalını seçmek. Bir dahaki sefere suni sancıyı dayatmayan bir hastane ve doktor arayacağımdır ..

    • blogcuanne Says:

      Size katılıyorum. Epiduralin bol keseden dağıtılmasına ben kişisel olarak karşıyım. İnsanlar “epidural alacağım” diyerek girmemeli doğuma. Gidişata göre karar vermeli. Belki de dediğiniz gibi doğalı seçmek o kişi için altından kalkılamayacak gibi olmayacak. Umarım bir dahaki sefere istediğinizi bulursunuz. Sevgiler…

  7. irem Says:

    mary mongan’ın hipnozla dogum tekniginin pek cok kadın icin faydalı olacagına inanıyorum. oz.le ilk dogumlar veya travmatik dogumlardan sonra.
    onun bu emegi kadın dayanısmasının en guzel ornegi.
    bu yontemi ve etkilerini dilim dondugunce bir sempozyumda mayıs bası anlatmaya calısacagım.
    tum dogum yapacak kadınlara bu yoldan gecmislerin destek vermesini ve hipnozla dogum tekniklerinin kolay ulasılabilir olmasını diliyorum.
    irem arıkan


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: