Esra ve Ceylin Naz’ın Hikâyesi

Mart 4, 2010

~ 3 Kasım 2007, Ankara ~

Mazeretim yok, doğurabilirim ben!

26 yaşındaydık; “ne zaman istersen o zaman gel” diye seslenmiştik evlendiğimiz gün eşimle beraber o zamanlar ortalıkta olmayan minik kızımıza… 2007’nin şubatında bir kış günüydü bu davetimizi ilan ettiğimiz tarih, ve yine aynı yılın kasım ayında gülümsedi Ceylin Naz’ımız bize… Yazarken 1-2 cümleye bile sığabiliyor bu mucize ama yaşarken bir ömür dar geliyor.

İşin duygusal boyutunu uzatmak niyetinde değilim aslında; amacım 41 hafta süren hamileliğimdeki iç sayıklamalarımı sizlerle paylaşmak…

Bu süre zarfında doğum anımla ilgili “modaya uymamak” dışında hiçbir şey yapmadım! Çünkü bence zaten hayatın akışı içinde olan doğurmak eylemini abartmak, gereksiz yere korkuya çevirmek ve sonucunda sezaryenle bebek aldırmak sadece bir moda; hem de fısıltı gazetesiyle yayılan ve ikna gücü yüksek olan bir moda…

“Doğal” kelimesi hayatımın her alanına hâkim olduğu gibi doğumuma da hâkim olmalıydı. Kadına verilmiş “doğurmak” yeteneğini de en doğal haliyle kullanmalıydım. Ankara’da yaşıyordum. İşyerimden çok uzun süre ayrı kalamayacağım için, yani hastanede sıra beklemeye vaktim olmadığı için kontrollere özel hastanede tecrübeli bir doktora gidiyordum. Vakit sorunum olmasa her “sade vatandaş” gibi ben de devlet hastanesine giderdim kesinlikle!

Doktorum hem iyi bir eğitim almıştı, hem uzun zamandır bu işi yapıyordu, hem de ikiçocuk annesiydi — yani doğum kendisinin de başından geçmişti. Bu kriterler ona güvenmem için yeterliydi. Sırada içimde duran kızımı bir şekilde dışarı çıkarabilmek vardı.

İşte işin bu kısmında içimde tek bir ses vardı: “ninelerimiz tarlada en doğal şekilde nasıl doğurmuşlar bebeklerini, eteklerinden yırttıkları kumaş parçasıyla sırtlarına bağlayıp işlerine nasıl devam etmişlerse” ben de öyle yapacaktım.

(Bu noktada şu tespite de yer vermeden geçemeyeceğim: Ülkemizde bebek ölüm oranı çok değil. Sadece çok fazla bebek doğduğu için ölen bebek sayısı çokmuş gibi geliyor insanlara! Ninelerimiz zamanında da bu böyleydi. Belki çok az bir farkla o zamanlar fazlaydı bu sayı, çünkü sezaryene gerçekten gerek olan durumlarda müdahale edecek doktor yokmuş o anda tarlada…)

Bir sayıklama daha: Ülkemde doğum konusunda cahil kalmak en iyisiydi bence… Yani kimseden hiçbir şekilde o korku, şiddet ve hatta dehşet dolu hikâyelerini dinlemedim, internette video seyretmedim veya doğum anıyla ilgili başıma neler gelebileceğiyle ilgili fikir edinmek niyetinde değildim. Sadece yapmam gerekenleri biliyordum; panik olmadan, sabırla kızımı bekleyecektim. Canım acıyacaktı biliyordum ama can acısından öleni de hiç görmemiştim doğrusu…

Hiç kimsenin hikâyesiyle ilgilenmediğim için başıma gelebilecek iyi–kötü olaylarla ilgili çok fazla fikrim de yoktu. Doğumdan sonra öğrendiğim bir şeydir mesela kordon dolanması… Bahsedilen ve kordona benzetilen o şey bebeğime dolansa ben ne yapabilirdim ki zaten kendimi doktorlara teslim etmek dışında? Yani bu terimi bilsem ne değişecekti ki boş yere strese girmekten başka? Her neyse, benim bildiğim ve önemsediğim tek bir şey vardı, o da kızımı kucağıma alabilmenin en önemli yolu onu sağlıcakla kucağıma alabileceğime inanmaktı.

Doğumuma az bir zaman kalmıştı. Doktorumu çok sevmeme rağmen kendisiyle doğum üzerine konuşurken bana ettiği bir itiraf üzerine ona açıkça dedim ki “Ben sizinle beraber yapmayacağım bu doğumu, çünkü yaşamın normlarından olan doğum olayı için, sırf odama birkaç kurdele takacaksınız diye paramı çar çur edemeyeceğim. Üstelik en ufak terslikte problemi doğal yoldan çözmek yerine “Aman işletmenin başına iş açılmasın” diye direkt sezaryene başvuracağınıza da eminim. Şimdi lütfen bana samimi bir tavsiyede bulunun, doğumevine mi gideyim yoksa üniversite hastanesine mi?” Verdiği samimi cevap için kendisine hala müteşekkirim; “Üniversite hastanesi tenha olur, doğum evlerindeki kalabalığa girmenin bir anlamı yok. Doğum her yerde doğumdur, yeter ki kötü niyetlilerle karşılaşmayın.”

***

Tahmini doğum tarihim gelmişti ama benim hiç sancım yani kasılmam yoktu. Ankara üniversitesi kadın doğum bölümü poliklinik doktoru bana 1 hafta bekleyebileceğimizi söyledi. Sancım hiç gelmezse 1 hafta sonra tekrar gidecektim. Öyle de oldu. 41. haftam dolmuştu, sabah elimi kolumu sallaya sallaya hastanenin yolunu tuttum. Gece 2’ye kadar uyuyamamak dışında hayatımın akışında bir değişiklik yoktu.

İlk muayenede kaç santim olduğunu bilmediğim bir açıklık vardı ki beni suni sancı verilmek üzere yoğun bakım ünitesine yönlendirdiler (oralarda hastaya bilgi verilmez!) Uykusuzluk sebebim doğumumun başlaması imiş meğer; bunu bilseydim hastaneye gitmeyi 1-2 gün daha geciktirir ve suni sancı da almazdım. Bu arada ben başıma geleceklerle ilgili hala bir fikir sahibi değildim. Suni sancıdan anladığım tek şey annemin kardeşimi doğurma şekli, o kadar…

Sabah saat 10.20; suni sancı için serum takıldı beklemeye başladık… Yanımda hiç kimse bulunamıyor kendim dışında, oralarda kurallar böyle… Yan odalarda sancı çeken kader arkadaşlarımın sesleri dışında yüzümde kocaman bir gülümseme yatıyorum yatakta öylece… Kasılmaları ve kalp atışlarını kontrol eden iki kemer bağlı kızımın üstünde… Telefon kullanmak serbest, ben de önüme gelene telefon edip geyik yapıyorum yatakta… Arada bir eşimle konuşuyorum… Doktorlara ne zaman doğuracağım diye soruyorum, “bilemeyiz, akşama kadar sürebilir” diyorlar ama bana şaka gibi geliyor. Bir ara doktorun biri gelip bana sancılarımın başlayıp başlamadığını soruyor “bilmem başlamıştır herhalde “ diye cevap veriyorum; o da bana “birazdan başlayınca anlarsın” diyor gülümseyerek gidiyor.

İlk 5-6 saat bu şekilde devam ediyor. Bu arada gelen doğurup gidiyor, ben demirbaş olarak bekliyorum orada. Can acısıyla sezaryen isteyenlerin sayısı oldukça fazla ama doktorlar hepsini ikna ediyorlar normal doğuma. Zaten ikna olmaktan başka şansları da kalmıyor müstakbel annelerin çünkü her şey yolunda giden hiçbir gebeye sezaryen yapılmıyor. Ne güzel diye düşünüp devam ediyorum beklemeye… Bu arada telefonumu şarj ettirmem gerekiyor, siz düşünün gevezeliğimi!

Saatler ilerledikçe doktorun kastettiği sancılarım başlıyor nihayet. İşte tam bu noktada bir iç sayıklamam daha aklıma geliyor; biliyorum ki Yaradan yarattıklarına taşıyamayacakları hiçbir yük yüklemez, çekemeyecekleri hiçbir acıyı vermez! Bakalım benim dayanma kapasitem ne kadarmış…

Akşam olmuş, hava kararmış, yağmur yağıyor. İkinci kattayım. Pencereden bakıyorum. Bir ışık var karanlığın ortasında; eşimin telefonunun ışığıymış meğer. Beni görebilmek için Tarzanlığa soyunmuş! El sallıyorum, tekrar yatıyorum yatağıma… Bilsem ki çömelmek iyi bir şey, doktorlar her ne kadar yerinden kalkma deseler de ben kesin bir bahane bulup çömelirdim. Yatıyorum, bir sağa dönüyorum bir sola dönüyorum arada bir bağırıyorum zevkli oluyor. Sürekli dua ediyorum bir an önce bitsin bu doğum mevzusu diye ama bitmiyor. Yemek, içmek de yasakmış. Sebebini soruyorum, “ıkınırken kusabilirsin” diyorlar. Ben doğurmak fiilini düşünmekten çok, aşırı derecede susadığım için nasıl su bulabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Tuvalete gitmem gerek deyip çıkıyorum odadan, kana kana içiyorum çeşme suyunu; içiyorum, içiyorum, içiyorum. Ikınırken söyledikleri şey oluyor ama umurumda değil, ne de olsa susuz değilim artık…

Üniversite hastanesi olduğu için öğrenci, öğretim görevlisi, pratisyen, vesaire, herkes orda tabii.. Kalabalıktan dolayı ilgi oranı gayet yüksek. Canımın acıdığı bir ara aklıma geliyor doktora epidural yapsanıza bana diyorum; anestezistin mesaisi bitmiş evine gitti diyorlar (sonradan anlıyorum tamamen doğal doğurtmaya kararlı olduklarını). Nöbet değişiyor, tüm ekip gidiyor yerine başkaları geliyor ben hala doğurmayı bekliyorum. Vakit gece yarısını geçmiş, bir muayene daha yapıyorlar bana. Ben artık dayanamayıp “bundan sonra böyle mi devam edecek hep” diye soruyorum. Doktorlar bana gülüyorlar. Oysa ben gayet ciddi bir soru sormuştum o anda onlara!

Saat gece 02.00 civarı… Etrafta ses seda yok. Benimle beraber bir anne adayı dışında kimsecikler kalmadı. Doktor uykulu bir halde yanıma geldi, hadi sen de doğur da yatalım artık dedi gülümseyerek. Hala espri kaldırabiliyormuşum meğer… Tam 16 saat sonra gece 02.40 son bir hamleyle kızımın bembeyaz ve mor damarları belirgin poposunu görüyorum ilk Derin bir oh çekip bırakıyorum kendimi…

Sonuç şu ki, bahsettiğim tüm süreç boyunca sadece kızıma odaklı bir bekleyiş içinde olduğum için ve de normal gidişatı bozacak hiçbir müdahaleyle karşılaşmadığım için beni kaç kere muayene ettikleri, kaç kişinin muayene ettiği, neden sürekli yatırdıkları, doğumla ilgili modern eğitimi neden almadıkları, ya da işte aklınıza gelebilecek tüm aksaklıkları yaşayıp yaşamadığım umurumda bile değildi. Ben karar vermiştim; Yaradan’ın izniyle kızımı normal doğumla doğuracak ve ilk dakikadan itibaren onun gözlerine tek ben bakacaktım, emzirebilmek için kendim kucağıma alacaktım, altını hep ben değiştirecektim, vesaire, vesaire… Çok şükür her şey düşündüğüm gibi iyi oldu. Öyle ki şu anda ben klavyenin tuşlarına basarken 27 aylık kızım da kumandayı duş yapmış, peçeteyi sabun, beni yıkıyor.

Reklamlar

5 Responses to “Esra ve Ceylin Naz’ın Hikâyesi”

  1. blogcuanne Says:

    Bu hikaye burada yayınlanan diğer hikayelerden farklı bir bakış açısı getiriyor doğuma…

    Şimdiye kadarki hikayeler genelde doğal doğumu isteyen ve bir o kadar da araştıran, buna hazırlanan annelerin hikayeleriydi.

    Esra ise tam tersini yapmış, her şeyin normal gideceğine inanarak, olumsuz bir şey düşünmeyerek olayları oluruna bırakmış.

    Dediği gibi doktorların yaklaşımı cesaret kırıcı… “Sancılar başlayınca anlarsın” gibi korkuya yönlendirmeler, yataktan kalmasına izin vermemeler, su bile içmesine karşı çıkmalar doğal akışına bırakılan bir doğumda istemediğimiz şeyler.

    Esra – ne mutlu sana ki, üstelik de suni sancı almış olmana rağmen, bunların seni etkilemesine izin vermemişsin.

    Hikayeni paylaştığın için teşekkür ederim.

  2. kamer Says:

    Harika bir anlatım. Güzel bir yaklaşım. Paylaşımınız için teşekkürler. Allah analı babalı büyütsün. Zevkle okudum.

  3. Bahar Says:

    Evet gercekten farkli bir yaklasim. Ama Esra yine de arastirmis, “gercekten” nerede ve kiminle normal dogum yapabilecegini arastirmis, sona dogru bastan begendigi fakat egilimlerini sonradan hissettigi doktorunu degistirmekten cekinmemis. Herhangi bir doktora tamamen kendini (ruhunu!) teslim edip baska hic birseyi sorgulamamakla ayni degil bu. Ogrenmeyecegim derken de bilincli olarak negatif hikayelere kulagini tikiyor. Yaptiklari buyuk kararlilik belirtisi. Oyle olmasaydi birileri bir yolunu bulur sezaryen yapardi 🙂

  4. esra Says:

    sevgili elif; yorumunu okuyunca bu yazının başlığını aslında şöyle de yazabilirmişim gibi geldi bana : ” ıssız adaya düştüğümde yanıma alacağım 3 şey: çeşme suyu, kızım ve 1 doktor 🙂 ”
    sevgili kamer, ben de beğenin ve güzel duaların için teşekkür ederim; bilmukabele inşallah..
    sevgili bahar, tespitin doğru aslında.. çok okudum çok gözlemledim ve bana anlatılmak isteneni gerçek anlamıyla algılamay çalışarak ve de elimdeki tüm materyallerin pozitif olanlarını ayıklayarak geçirdim bu hamilelik dönemini desem daha doğru olurmuş 😉 teşekkürler..

  5. beyza.. Says:

    esracım harika olmuş yazın..
    çok hoşuma gitti gerçekten..
    kendisi sezeryanle doğum yapmış birisi olarak zaten normal doğum yapanlara hayranım..
    içimde ukte kaldı normal doğum..
    doğum sonrası o derin “oh” ne harika bişeydir..:)


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: