~18 Haziran 2010, İstanbul~

Öncelikle şunu belirteyim: Doğumum tahminimden çok daha kısa süreli ve çok daha az ağrılıydı. Belki de bundan üç sene önceki ilk doğumumun sezaryenle noktalanmış olması ve benim hiçbir koşulda aynı şeyleri tekrardan yaşamak istememem ikinci doğumum sırasındaki acıyı çok daha dayanılır kıldı, bilemiyorum. Ancak şunu da eklemem gerekir: Ağrı eşiğim oldukça yüksektir. Omuriliğime dövme yaptırırken neredeyse uyuyakalmıştım.

Hamileliğimin 39. haftasında bir Perşembe akşamı… Karnım taş gibi. İçimden spor yapmak bile gelmiyor, ki tutkunuyumdur. Devamı için tıklayın.

~ 7 Ocak 2009, İstanbul~

Kendimi bildim bileli çocukları hep sevdim. Büyük aile hayalleri kurduğumu hatırlarım hep, koşullar elverse, 4-5 çocuk yaparım derdim. Ama üniversite sonrası iş-güç, yeni bir hayat düzeni kurmak, yürümeyen bir ilk evlilik, sonra hayatımın aşkı ile tanışıp evlenmek, vesaire derken bir de baktım ki yıllar geçip gitmiş, 35’e yaklaşmışım. İçimdeki bebek isteği zirve yapmıştı artık. Eşimle, 2008 başında bebeğimiz için çalışmalara başlamaya karar verdik. Canım kızım bizi hiç zorlamadı ve ikinci denememizde hayatımıza girdi. Böylelikle doğanın en güzel mucizelerine şahit olduğum, birebir yaşadığım o büyülü süreç başlamış oldu.

Her anne adayı gibi, 6. haftada o minicik varlığın kalp seslerini duyduğumda, heyecandan yüreğim ağzıma geldi, mutluluktan havalara uçtum. Kızımın ilk kıpırtılarını hissettiğimde, iş için Londra’ya gitmiştim, kendime ayırabildiğim bir akşamüstü Hyde Park’ta sincapları seyrediyordum. Birden karnımda bir “pıt!” hissettim, hani su dolu koca bir leğene küçük bir taş atarsınız ve taş suyu havaya sıçratırken hafif bir dalgalanma olur ya. İşte öyle hafif ama güzel, unutulmaz, ifade edilmesi zor. Hyde Park’ta yaşadığım o an, kızımla bize özel harika bir an olarak hafızama kazınmıştır. Tabii, ilerleyen haftalarda hareketler öyle “pıt” olarak kalmadı, gayet fıkır fıkır, kıpır kıpır bir hal aldı. Karnımın içinde dans eden, türlü zıpırlıklar yapan bir yumurcak vardı, ve ben ona çoktan âşık olmuştum. Devamı için tıklayın.

~ 4 Ağustos 2010, İstanbul~

Dört gözle bekliyordum doğum hikâyemi yazacağım zamanı. Doğum sonrası yazmanın biraz zaman alacağı, benim de hiç acele etmeyeceğimi düşünememişim. Bugün kızımın 11. günü ancak zaman ve yeterli motivasyonu sağlayıp oturuyorum bilgisayar başına.

3 Ağustos salı öğlen, eşimle kalkıp rutin muayenemize gittik hastaneye. 39 hafta 3 günlüktü hamileliğim. Doktorumuz vajinal muayene yaptı. Son söylediğinde olduğu gibi bebeğin doğum yoluna hala girmediğini, rahim ağzının arkaya dönük olduğunu, pazardan önce bebeğin gelmesinin zor olduğunu söyledi. Bir yandan canım sıkıldı bekleme işi devam edecek diye bir yandan da tam zamanında gelecek diye sevindim. Doktorumla pazarlık yaptık. O “cuma gel kontrole” dedi. Ben “Çok yoruluyorum geldiğimde, pazartesi geleyim yaa, arada doğum olursa gelirim işte.” dedim. En ufak tuhaf şeyde kontrole geleceğime söz verdikten sonra pazartesi gününde anlaştık. Devamı için tıklayın.

~13 Mart 2010, İstanbul~

5 yıllık evliliğin ardından, oldukça planlı, beklenen ve istenen bir hamilelikti benimkisi. Hamileliğimin başlarında bir gece rüyamda kahkahalar atarak sancı çektiğimi, bebeğimi tek başıma doğurduğumu ve çok güzel bir oğlum olduğunu gördüm. Rüyanın da etkisiyle biraz araştırma yaptım ve bunun hypnobirthing olduğunu öğrendim. 12.haftamda bir tesadüf eseri Türkiye’deki 3 hypnobirthing uzmanından biri olan Dr. Dilek Cengiz ile tanıştım. Doğuma kadar düzenli olarak hem yoga hem hypnobirthing dersleri aldım. Düzenli yoga yapmaktan olsa gerek, sırt ağrıları ve uykusuzluk dâhil, standart hamilelik şikâyetlerinin birini bile yaşamadan harika bir hamilelik geçirdim. Kanunen çalışabileceğim sürenin sonuna kadar da işe gidip gelmeye devam ettim. İzne çıktıktan sonra bol bol hareket ediyor, uzun yürüyüşler yapıyor ve geceleri 12 saat uyumaya devam ediyordum. Son gün dâhil her gün ben ne zaman ağırlaşacağım acaba diye merak edip durdum. Devamı için tıklayın.

İkinci hamileliğimi yaşadığım şu günlerde farklı başlıklarda yazılar okurken tesadüfen doğal doğum hikâyelerini okurken buldum kendimi. Ben de hikâyemi paylaşmak istedim.

Mesleğim gereği yüzlerce doğum hikâyesi dinledim. Aklıma kazınmış onlarca olumsuz deneyim bir kenarda duruyor. Bir de etraftan dinlediğiniz sevimsiz hikâyeler eklenince normal doğum beni her zaman çok korkuttu.

Bana cesaret veren üç kişi var: doktorum, arkadaşım ve kuzenim.
Devamı için tıklayın.

Defne’nin doğum hikâyesine başlamadan önce hayatımızın o dönemi hakkında bilgi vermeliyim.

Eşimin işi dolayısıyla ben 26 haftalık hamileyken İngiltere’ye yerleştik. Buradaki sağlık sistemi Türkiye’dekinden çok farklı. Hamilelik süresince kadın doğum uzmanları yerine ebelerle görüşüyorsunuz. Sadece, bir problem olması halinde sizi doktora yönlendiriyorlar. Hamilelik normal seyrediyorsa bütün hamilelik boyunca sadece 12. ve 20. haftalarda ultrasona giriyorsunuz. Doğumları da yine ebeler yaptırıyor, doktorlar bir komplikasyon halinde olaya dahil oluyorlar. Önceden kararlaştırılmış sezaryenle doğum çok çok nadir. Sezaryen, anne ve bebek için gerçekten gerekli ise başvurulan bir çözüm.

Devamı için tıklayın.

~ Zeynep ve Selen’in “17.03 Hikâyesi”, 17 Mart 2010, İzmir ~

Suda doğum gerçekleşebildiğini ilk duyduğum zaman kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum. Belki yeni ergen bir kız çocuğu belki de lise çağlarında bir genç kızdım. Ben de ileride öyle doğuracaktım, kararlıydım. Zannetmeyin ki çok anaç bir kadınım ve genç yaşlarımdan itibaren evliliğim ve doğumlarımla ilgili hayaller kuruyorum. Tam tersi. Çocuk yapmak için kendi isteği ile 30’lu yaşlarını beklemiş birisiyim. Nitekim kızım doğduğunda 32 yaşındaydım. Ama gittikçe modern yaşamın girdabına kapılıp gitmiş hayatımızda her şeyin olabildiğince doğal olması taraftarıyım. Bunu, kullandığım kozmetik malzemelerinde de, eve aldığım yiyecek içeceklerde de elimden geldiğince uygulamaya çalışan birisiyim.

Devamı için tıklayın.