25 Kasım 2006

Bu hikâye 2006 senesinin Mart ayında, marketten aldığım gebelik testinde iki pembe çizgi görmemle başladı.

O zamanlar Amerika’da, başkent Washington DC civarındaki Maryland eyaletinde eşim, ben ve iki köpeğimiz yaşıyorduk.

İstenen, beklenen bir hamilelik olduğu için çok heyecanlıydık. Yaklaşık altı haftalıkken gittiğimiz ilk doktor randevumuzda bebeğin kalp atışını görmekle kalmayıp gümbürtüsünü de duymuştuk. Bize ultrasonda çektikleri fotoğrafları verdiklerinde, işe gitmek üzere araba kullanırken yan koltuğa koyduğum fotoğraflardan gözümü alamıyor, daha kız mı erkek mi olacağı hakkında hiçbir fikrimin olmadığı, kalp atışı dışında insan görüntüsüyle hiçbir alakası olmayan bu “şeye” sürekli “Ne kadar sevileceğini hiç biliyor musun?” diye soruyordum.

Hamileliğimin ikinci ayında eşimin işi sebebiyle Miami’ye taşındık.

Genel olarak oldukça rahat bir hamilelik geçirdim. İlk aylardaki mide bulantısı ve maalesef bugün –doğumdan üç sene sonra- bile devam eden fesleğen kokusuna olan tahammülsüzlük dışında oldukça kolay ve keyifli bir dokuz ay yaşadım. Miami gibi sıcak bir memlekette yaşıyor olmanın avantajını kullanarak hamileliğimin başından sonuna kadar bol bol yüzdüm. Çalışmıyor olmanın verdiği rahatlıkla sürekli dinlendim. Hamile yogası derslerine gittim. Düzenli olarak rahatlatıcı müzikler dinledim. Herhalde hayatımda bir daha yaşayamayacağım güzellikte bir dokuz aydı benim için…

Doktoruma doğal doğumla ilgilendiğimi söylediğim zaman beni HypnoBirthing denilen, rahatlama ve gevşeme teknikleri üzerine kurulu bir yönteme yönlendirdi. Eşimle birlikte yaklaşık beş hafta süren kursların sonunda kendimizi doğal doğum konusunda oldukça bilgili ve hazır hissediyorduk.

Hamileliğimin beşinci ayından itibaren Braxton Hicks kasılmaları denilen hazırlık kasılmalarını yaşamaya başladım. Derslerde öğrendiğimiz özel nefes alma teknikleri son zamanlarda giderek baskınlaşan bu kasılmalarla başa çıkmamı sağlıyordu.

38. haftanın bitimine doğru artık her gün giderek artan kasılmalar yaşamaya başladım. Her biri bir öncekinden daha şiddetli olan bu kasılmalar o anda her ne yapıyorsam durmamı ve nefes ve esneme tekniklerini uygulamamı gerektiriyordu.

Doğumu beklediğimiz 3 Aralık’tan sekiz gün önce, 25 Kasım Cumartesi sabahı saat beşte sancıyla uyandım. Her ne kadar önceki hafta boyunca düzensiz ama sürekli olarak sancılanıyor olsam da daha farklı, daha şiddetli bir histi bu, ve anladım ki bebeğimin “Ben geliyorum!” demesiydi.

Doktorum kasılmalar belirli bir düzende gelmeye başlayana kadar evde kalabileceğimi söylemişti. Her kasılma beş dakika arayla, yaklaşık 30 saniye süreyle gelene kadar hastaneye gitmeme gerek yoktu. Doğum tarihinden iki hafta önce Türkiye’den gelen annem bir yandan, eşim diğer yandan saat tutuyor, kasılmaların sıklığını ve süresini not ediyorduk. Annemi de çok iyi hazırladığımız için evde çok güzel bir huzur ortamı vardı. Arka planda HypnoBirthing dersleri sırasında dinlediğimiz Steven Halpern’in rahatlatıcı müziği çalıyordu. Bir yandan da sürekli pozisyon değiştiriyor, bazen koltukta uzanıyor, bazen merdivenlerde esniyor, bazen de pilates topunun üstünde rahatlayarak kasılmaları atlatıyordum.

Öğlene doğru 11 buçukta kasılmaların sıklığı yaklaşık altı dakikaya inince evimize yarım saat mesafedeki Mt. Sinai hastanesinin yolunu tuttuk. Arabada eşim ve annemin dışında son beş aydır eşimle kelimenin tam anlamıyla aramıza giren boyum büyüklüğündeki yastığım da vardı. Zaten son günlerde ona yapışık geziyordum.

Hastaneye vardığımızda önce doğumun gerçekten başlayıp başlamadığını kontrol etmek için bizi bir hazırlık odasına aldılar. Buradaki bekleyiş çok stresliydi; çünkü yaklaşık altı saattir sancılanıyor olmama rağmen eğer bekledikleri kadar ilerlemiş olmasaydım eve geri dönmemiz gerekecekti.

Muayenenin sonucunda doğumun gerçekten başladığını ve altı santim açıklığa ulaşmış olduğumu anlayınca bizi odamıza aldılar. Tercihimizi hem doğumu yapabileceğim hem de sonrasında hastaneden çıkana kadar kalabileceğim özel odadan yana yapmıştık. Böylece doğum için ayrıca doğumhaneye gitmeme gerek olmayacaktı. Odaya yerleştik. Yine Steve Halpern’in rahatlatıcı müziğini çalmaya başladık ve ben yastığıma sarılıp olayın akışını vücuduma ve bebeğime bıraktım.

Eşim başından sonuna kadar doğum sürecinin vazgeçilmez bir parçasıydı. Katıldığımız doğal doğum dersleri boyunca doğum sırasında ne yapması gerektiğini, ne zaman saçımı okşayıp ne zaman su içmemi hatırlatması gerektiğini öğrenmişti. Gerçekten de ne zamanki sancılarım giderek sıklaşmaya ve şiddet olarak da artmaya başladı, eşimin desteği daha da önem kazandı. Eğer o beni sürekli destekleyip rahatlatmasaydı herhalde kolay kolay bu işi bitiremezdim.

Annemi de çok güzel hazırlamıştık. O da nerede ne yapması gerektiğini çok iyi anlamıştı ve ihtiyacım olduğu zamanlarda beni rahatlatmak için sürekli yanımdaydı.

Mt. Sinai hastanesi ve özellikle benim doktorum doğal doğum konusunda deneyimli oldukları için her şey tam istediğimiz gibiydi. Serum ve düzenli monitör de olmak üzere hiçbir tıbbi müdahaleyi gerek olmadığı müddetçe istemediğimi belirttiğimde anlayışla karşıladılar. Ağrı kesici önermediler, su kesesinin gerekmedikçe patlatılmaması gibi isteklerime saygı duydular. Su içmeme, kasılmalarla başa çıkmak için istediğim gibi hareket etmeme hiç karşı çıkmadılar.

Hastaneye geldikten ve odaya yerleştikten sonraki dört saat boyunca önce koridorda turlayıp kasılmalar sırasında bir yandan tırabzanlara tutunurken bir yandan anneme belime masaj yaptırarak, daha sonra ise yorgun düştüğüm için yatakta uzanıp yine sancılar sırasında bir tarafta eşimin, diğer tarafta annemin elini tutarak doğumun son safhası denilen itmenin eşiğine geldim. Bu dört saat boyunca hemşire aralıklı olarak bebeğin kalp atışlarını dinlemeye geliyor, beni muayene ederek açılmanın ne durumda olduğunu yokluyor ve sonrasında bizi kendi halimize bırakıyordu. En son muayenesinde açılmanın 10 santime ulaştığını anlayınca doktorumuzu odaya çağırdı.

Saat tam 16:00’da başlayan itme süreci yaklaşık 45 dakika sürdü. O zamana kadar patlamayan su kesesi bu sırada kendiliğinden patladı. Bunun kendiliğinden ve son anda olmuş olması benim için büyük şanstı. Yoksa o anda hissettiğim ağrılar daha da şiddetli hale gelecekti. Nitekim ben yine de itme sürecinin sonlarına doğru pes etmenin eşiğine geldiğimi, “Bırakın bebek orada kalsın, ben eve gidiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Eşim ise “Çok az kaldı, saçlarını görüyorum” diyerek bana cesaret veriyordu.

Doktorun sakin bir sesle 10’a kadar sayması, Eşimin “Hadi aşkım”, annemin “Hadi yavrum”, hemşirenin “Çok iyi gidiyorsun” şeklindeki sakin ama yüreklendirici tezahüratlarıyla benim gücümü toparlayıp var gücümle itmem şeklinde geçen bir sürecin sonunda bebeğimin önce başı, sonra omuzları çıktı. Doktorum her şeyi doğal akışına bıraktığı için kesiyi de gerekli görmemiş, kendiliğinden oluşan ufak bir yırtıkla atlatmıştık bu süreci…

Doktorum doğal doğuma o kadar saygılı, o kadar yakın bir insandı ki, bebeğin başı ve omuzları çıktıktan sonra ellerimi uzatmamı ve “bebeğimi tutup içimden çıkarmamı” söyledi bana… Hakikaten de öyle oldu, ve Deniz’i kendi ellerimle çıkardım içimden. Saat 16:48’i gösteriyordu.

Deniz’i ellerimin arasına aldığım anla ilgili ilk hislerim ne kadar sıcak, kaygan ve küçük olduğuydu… 3 kilo 230 gram… 230 gramı da var… Adeta bir paket kıyma ağırlığındaki bu kadar küçük bir şeyin böylesine kusursuz olması o kadar mucizevî ki… Kıpkırmızı dudakları, 10 parmağı, her parmağının üzerinde muntazam tırnakları, itilip sıkışmaktan yamulan ve hemşirenin korkmayalım diye hemen şapkasını giydirdiği kafasının üstündeki simsiyah saçları…. Kusursuz…

Bundan 45 dakika öncesine kadar “Bebek bir çıksa da ben de iyi bir uyusam” diye düşünen, hatta bir ara “Yeter! Ben eve gidiyorum. Kendisi orada kalabilir, bu iş bitmiştir” diyen ben bebeğimi gördüğüm anda bütün yorgunluğumu, acıyı unutmuştum:

“Demek senmişsin beni ha bire tekmeleyip duran… Beş dakikada bir tuvalete koşturan… Karnımın içinde hıçkırıp da göbeğimin üzerindeki tabağı düşürmeye kalkan… Kıpır kıpır oradan oraya debelenirken baban ‘Bana bir masal anlat Baba’yı söylediğinde durup dinleyen… Senmişsin benim hayatımın yeni anlamı. Hoş geldin hayatıma…”

Deniz’in doğumu hayatımda şimdiye kadar yaşadığım en muhteşem, en unutulmayacak gündü. Biliyorum ki bin kere daha aynı tercihi yapacak olsam hiç düşünmeden yine doğal doğumu seçerim. Canım yandı mı? Evet. Ama o günle ilgili aklımda kalan en son şey canımın yanması. Oğlumu kucakladığım anı ise hiç unutamayacağım.

Reklamlar

2 Responses to “Elif ve Deniz’in hikâyesi”

  1. aslitur Says:

    Nefis bir yazı olmuş… İnsanın okudukça okuyası geliyor… Ben de benzer bir şekilde Ada’nın başını ellediğimi hatırlıyorum… O duygu çok tarifsiz birşey ve evet çok haklısın, acı gerçekten de son hatırlayacağım his… Senin doktorun da çok iyiymiş sanırım… Ben o kadar şanslı değildim.. Ama yazacağım… Harika tecrübemi ben de yazacağım…


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: